Deliliğin Dağlarında

Ayrılmamızın üzerinden 1.5 yıl geçmesine rağmen arasıra görüşüyorduk ve ikimizin de o sıralar sevgilisi olmadığından birlikte geçirdiğimiz sıra dışı zamanların hatırası yine ağır basmaya başlamıştı. Açıkçası ayrılmayı ben istemiştim, çünkü ilişkimiz eğer bir ilişki denebilirse onun da kişisel tercihleriyle tamamıyla bir köle/efendi ilişkisi eksenine oturmuştu; ki hayatım boyunca en çok istediğim şeyin bu olduğunu düşünsem de duygusal açıdan bazı şeylerin zamanla yitip gitmesi fikrini dayanılmaz bulmaya başlamıştım. Bir kölenin kendi isteğiyle efendisini terk etmesi düşüncesi en çok onun sinirlerini bozmuştu ve ben ayrıldıktan sonra uzun geceler gizli gizli bu tercihimden dolayı beni nasıl cezalandırdığını düşünerek kendimi tatmin etmiştim. Her şey posta kutumda küçük şişkin bir zarfbulmamla başladı yeniden. Zarfın üzerinde isim yoktu, zaten postayla gelmiş gibi de durmuyordu. Eve gidip zarfı açtığımda içinde küçük bir not ve giyilmiş bir çift külotlu çorap bulmuştum. ” Neye ihtiyacın olduğunu biliyorum, ne için yalvardığını ” sadece bunlar yazıyordu notta Ve uzun süre giyildiği anlaşılan o kutsal çorapları koklayarak kaç kere kendimi tatmin ettiğimi hatırlamıyorum bile. Postalar devam etti, kimden geldiğini biliyor arzu içinde yanıyor yine de gururuma yenik düşerek icqdaki konuşmalarımızda bir şey olmamış gibi davranıyordum. Kirli iç çamaşırları, bir hafta boyunca ayakkabısının içinde tuttuğu çiğnenmiş bir sakız, kullanılmış tuvalet kağıtları ve mendiller. Eski efendimin günahkar tuzakları, hepsi beni geri dönüşü olmayan bir yolu tekrar yürümek zorunda bırakan şeytani bir zekanın hediyeleriydi. Ve bir gün tekrar ona ait olmak, onun elinden gelecek ızdırap ve acıya ait hissetmek istedim. Dayanılmaz buldum bunu ve itaat ettim. Kış mevsimiydi ve yıllık iznimi değerlendirerek Uludağa doğru bir yolculuğa çıktım. Bursada onunla buluşacaktım, tatil boyunca kalacağımız ve bir akrabasına ait ücra dağ evinde geçirecektik bütün zamanı. Sabırsızlık ve karmakarışık duygular içerisinde yolun nasıl geçtiğini anlamadım. Yol boyunca bana son gönderdiği hediyeyi ağzımın içinde geveleyip duruyor, aromasını bir an bile aklımdan çıkarmıyordum. Pahalı jipiyle aldı beni otogardan, yüz yüze görüşmeyeli beni ayrı geçen yıllarıma binlerce kez pişman edecek kadar güzelleşmiş ve özellikle bu görüşmemizde beni çılgına döndürecek kadar özenle hazırlanmıştı. Araca bindim ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle karşıladı beni. Her zamanki gibi öpmem için elini uzattı ve bende ince uzun parmaklarını öperek minnetimi dile getirdim. Yol boyunca havadan sudan bahsettik. Fakat ben gözlerimi giydiği siyah deri mini etek, file çorapları ve çizmelerinden alamıyordum. Kış mevsimi olmasına rağmen hiç bir şeyden geri kalmamıştı. Nasıl iştahla baktığımı gördükçe siyah rujlu dudaklarında hor gören bir gülümseme vuku buluyordu. Tenha, ücra yollardan geçerek küçük dağ kulübesine ulaştık. Buranın dikkatle seçildiği ve belli bir amaca hizmet ettiği çok belliydi. Bu evde sonsuz gibi gelecek uzun bir süre boyunca acı çekecek, sahip olunacak ve feryadımı kimselere duyuramayacaktım. Ve bu beni heyecandan titretiyordu. Her zerrem yanımdaki bu şeytani tanrıçaya ait olabilmek için yanıp tutuşuyordu. Kulübenin önüne park ettik ve bagajı açarak valizlerini alarak eve getirmemi istedi, o da gidip kapıyı açtı. Oldukça ağırdı valizler ve içlerinde ne tür şeytani oyuncaklar olduğunu merak etmekten alamıyordum kendimi. Kapıdan girdim ve valizleri yere bıraktım. Kapıyı arkamızdan sıkıca kilitledi ve ben evi incelerken başımın arkasına gelen sert bir darbe ile sarsıldım. Ne olduğunu tahmin edemeden arkamı döndüğümde bir tokat patladı yüzümde. Ellerinin ne kadar sert ve acımasız olduğunu unutmuştum açıkçası. Sesimi çıkarmadım, ardı ardına tokatlar iniyordu yüzüme. Dizlerimin üzerine çöktüm kollarım vücudumun iki yanından direnmeden sarktığı halde ve beni mahvetmesine izin verdim. Hiç bir şey söylemiyor sadece vuruyor, kasıklarıma tekmeler atıyor, yüzümü tırmalıyor, saçlarımdan tutup beni bez bir bebek gibi yere savuruyor, topuklularıyla vücudumu, yüzümü, aletimi ve karnımı çiğniyordu. Çok zor geçeceğini düşünebildim sadece o anda, çok zor geçecekti bu zaman dilimi. Ve ben her saniyesine razıydım. Burnum kanamaya başladı, karlı çizmeleriyle kanlarımı yüzüme bulaştırıyor, değerli kanımın damlaları kirli çizmelerini ıslatıyordu. Bana vurdukça alçalıyordum ayaklarının dibinde eski bir paspas gibi olana değin alçaldım, alçaldım. Hak etmiştim bütün bunları ve sonrasını. Ayaklarının dibindeki yerimi unutup küçük bir çocuk gibi şikayet etmiştim, ve bana her şeyi yeniden hatırlatma lütfunu göstermişti tanrıçam. Sürünerek çizmelerinin siyah derisine yüz sürdüm, ve öptüm. ” Affet, ne olur” ” Bu kadar basit değil” ” Sen nasıl istersen, öyle olsun” ” Öyle de olacak ” gülümsedi dişlerinin arasından ” Bu sefer unutmamanı sağlayacağım ” ve burnuma bastırdı tabanını, ” şimdi doyasıya öp tanrıçanı ve ibadet et ” Soyunmamı emretti sonrasında, ki bu olduğunda dağ evinin buz gibi zemininde kan revan içinde iki saat boyunca çizmelerine bulaşan kanlarımı temizlemiştim. O da bir şeyler atıştırmıştı. Benim ne zaman yiyeceğim tabi onun takdirine kalmıştı. Üzerimdeki her şeyi çıkardım soğuğa aldırmadan aldırsam ne olacaktı ki ? , buz gibi odada soğuktan titreyerek bir sonraki emrini bekledim. Valizleri açmamı emretti. Ve tüylerim diken diken oldu. Orada gördüklerimi tarif etmem pek mümkün değil ama etkilerini zaten dinleyeceksiniz benden ve benim yerinde olmak için duyduğunuz dayanılmaz istek hakkında bolca tereddüt edeceksiniz. İlk önce boynuma uzun zincirli bir tasma taktı, sonrasında el ve ayak bileklerime uçlarında metal halkalar olan deri bileklikler. Bunu göğüs uçlarıma bağladığı metal testere dişli klipsler ve testislerime bağladığı küçük ağırlıklar izledi. ” Sana zaman kavramını unutturucam küçük bebeğim. Sadece bekle” Sonra kulaklarımı macun kıvamında bir şeylerle tıkadı, böylelikle dışarıdan çok az ses duyabiliyordum. Bileklerimdeki halkalara tutturduğu kalın bir zinciri ise tavandaki kalasın üzerinden bizzat ben geçirdim. Küçük bir makara sistemi ile vücudumun ağırlığı neredeyse tamamıyla bileklerime binecek kadar havaya kaldırdı beni, ayaklarımın arasına da metal bir bar bağlayarak bacaklarımı birbirlerinden ayırdı. Ne kadar savunmasız ve merhametine muhtaç durumda olduğumu izleyerek bir süre eğlendi benimle çevremde dolaşarak. Bu sırada sivri tırnak törpüsüne benzer bir şey ile vücuduma küçük çizikler atıyordu. İşte buraya kadardı, belki de büyük bir hata yapmıştım ve bu gecenin bile sonunu göremeyecektim. Ne kadar işkence göreceğimi açıkçası kestiremiyordum ve şimdiden bileklerim sızlamaya başlamıştı. Arkama geçti ve görme ile kısıtlı duyularım bir sonraki hareketini pek kestiremiyordu o anda. Kıç deliğimi parmağıyla zorladığını fark ettim, bu hiç hoşuma gitmemişti çünkü bu konuda çok hassas olduğumu ve sevmediğimi önceden biliyordu. Ama zaten amacı da buydu, tüm sınırlarımı sonuna kadar zorlayarak beni tamamiyle teslim almak. Yağladığını anladığım parmağı tüm kasılmalarıma karşın pekte zorlanmadan içime girdi. Kesinlikle hoş değildi bu. Diğer eliyle testislerimi kavradı ve sıkmaya başladı. Ağzımdan çıkan acı dolu iniltiyi duyamıyor fakat acıyı tüm bedenimde duyumsuyordum. Bir yandan parmağıyla arkamı kurcalar ve daha derine giderken diğeriyle testislerimi hoyratça sıkıyordu ve ben tavandan sarkan gergin zincirlerin ucunda tamamen insafına kalmış biçimde kontrolsüzce
sallanıyordum. Acıdan gözlerim kararmaya başlamıştı ve gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Parmağı artık tamamıyla içimdeydi ve bir ikincisini sokmaya kalkışmasından korkuyor bir yandan da testislerimde kalıcı bir hasar kalmasından endişe ediyordum. Neyse ki kısa vadede beni acıdan bayıltmayı planlamıyor olsa gerek ki biraz ara verdi. Tekrar önüme geçti, sadistçe bir gülümseme vardı yüzünde. Kulaklarımdaki tıkaçları çıkardı. ” Ağzını aç ” İtaat etmekten başka şansım yoktu. Kıçımdan çıkardığı kirli parmağını ağzıma soktu ” Temizle şu pisliği ” Temizledim, kusmak istedim ama yapamadım korkumdan. Göğüs uçlarıma bağlı zincirlere asılmaya başladı şimdi de. Daha dayanılmaz değil ama kesinlikle çok rahatsız edici ince pis bir sızlamaydı bu seferki. Birden sivri burunlu çizmeleriyle testislerime sert bir tekme patlattı, ciğerlerimdeki tüm hava acı ile boşaldı ve inledim. ” Öyle zavallısınki. Bana yeniden tapınabilmek için nelerini vermezdin ? Şimdi ise bunu bile tartışabilecek durumda değilsin bebeğim. ” Bir tekme daha patlattı, her defasında acı ile ayaklarım yerden kesiliyor o da inadına göğüslerimdeki zinciri aşağı çekiyordu. Ne yaparsam yapayım acıya engel olamıyordum. Bir tekme daha. Kahkahalar atıyordu, şeytani ve ölümcül kahkahalar. Oyun değildi bütün bunlar, yaşam biçimiydi. O anda anladım. Bir tekme daha, yalvarıyordum ” nolur, lütfen yapma ,. çok üzgünüm ” ” Üzgün olmak yetmez köpek, perişan olacaksın ” Bir tekme daha, ve gözlerim karardı. Bayıldım. Buz gibi bir darbe ile açtım yine gözlerimi karanlığa. Şömineyi yakmıştı sanırım çünkü hava kararmıştı dışarıda ve ışık vuruyordu kulübenin duvarlarına

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: